22 Ekim 2010

Real "Mourinho" Madrid


Blogun ilk yazısı olan Fenerbahçe ve Değişim yazısında anlatmaya çalıştığım değişimin bir örneği de Real Madrid'de yaşandı sezon başında. Takıma Kaka, Ronaldo, Xabi Alonso, Benzema, Arbeloa gibi isimlerin alınmasına rağmen Pellegrini yönetiminde kupa kazanılamaması teknik direktörü görevden almaya yetti de arttı bile. Yıldız transferler yaklaşık 300 bilyon avro harcayan Real, başarısız geçen sezonun faturasını kesmiş, reçetesini de Milano'da bulmuştu. Üçte sıfır yapan bir teknik direktörü yollayıp daha mütevazi bir kadroyla üçte üç yapan Portekizli sezon sonunda Madrid biletini almıştı bile. Hedefini de açıklamıştı: Üç farklı takımla Şampiyonlar Ligi'ni kazanan ilk teknik direktör olmak...

Mourinho gibi bir adamın hedefleri bitmiyor tabiki. Bu belki en büyük hedefi olabilir ama asıl amaç belli. "Tercüman" diye dalga geçen Katalanlar'ın La Liga'daki hakimiyetine son vermek. Geçen yıl Camp Nou'da Barcelona'yı eledikten sonra da bu isteği, bu hırsı belli oluyordu zira. Kimilerine göre geç, kimilerine göre erken döndü İspanya'ya. Bence tam zamanında, hem de bir sezon önce İnter'le bütün kupaları kazanmış olarak gelmesi zaten özgüveni zirvede olan bu adamı daha da kendine güvenerek Real Madrid'in başına geçmesini sağladı.

Jose Mourinho teknik direktörlük kariyeri boyunca sansasyonel transferler yapmayı seven bir adam olmadı. Chelsea'nin transfere çok para harcaması Abramoviç'in görgüsüzlüğüydü. Zaten yolları da ayrıldı sonunda. Chelsea'yi ayrı tutarsak, Porto ve İnter'de büyük paralarla transferler yapıp pahalı takımlar kurmadı. Aldığı oyuncular sahada savaşan ve istikrarlı oyunculardı. Lazio'nun serbest bıraktığı Pandev, İbra takası sonrası takıma gelen Eto'o, Zaragoza hezimeti sonrası yeniden doğan Milito, Madrid'den yok pahasına gönderilen Sneijder'in eklendiği kadro Serie A'yı kazanmak için fazla bileydi. Mühim olan Şampiyonlar Ligi'ni kazanmaktı. Taraftar ve Massimo Moratti artık en büyük kupayı istiyordu. Jose onları çok bekletmedi. İkinci sezonda bir numaralı kupa müzedeki yerini aldı. Hemde avrupanın en büyük kulüplerini dize getirerek. Aralarında en önemli olansa son şampiyon Barcelona tabi.

Mourinho'nun uçağı Madrid'e inmeden manşetler çoktan yazılmaya, İspanya kaynamaya başlamıştı. Birçok isim yazılıp çiziliyor, hangi sistemi oynatacağı tartışılıyordu. Ronaldo ile ego savaşı olup olmayacağı da ayrı bir günden konusuydu tabi. Kesin olan bir şey vardı ki o da bir önceki sezon olduğu gibi transfere yüz milyonlarca avro harcanmayacaktı. Öyle de oldu zaten. Mourinho'nun yaptığı transferler ve ödenen bonservis bedelleri şöyle:
Mesut Özil €15m, Ricardo Carvalho €8m, Sami Khedira €12m, Pedro Leon €10m, Angel di Maria €25m, Sergio Canales €5m. Toplamda €75m yapıyor ki Kaka'ya ödenen bonservis bedelinden az. Alınan isimlerse Real Madrid'in sorun yaşadığı ve dikkatlice incelendiğinde ihtiyacı olan oyuncular zaten. Transferler bittikten sonra en önemli soru uyum sorununun yaşanıp yaşanmayacağıydı. Yeni teknik direktör, yeni transferler, yeni bir sistem ve dünyanın en sansasyonel kulübü. Mourinho bunun da cevabını vermekte geçikmedi aslında.

Real'in başında çıktığı ilk lig maçında deplasmanda Mallorca ile golsüz berabere kalınca İspanyol gazetelerinin istediği olmuş ve Mourinho eleştirileri başlamıştı. Ardından kendi sahasında Osasuna'yı 1-0 yense de oynan futbolun kimseyi tatmin etmemesi manşetleri de şenlendirdi tabi. Sociedad deplasmanında takım 2-1 galip gelmiş ama Mourinho henüz istediği futbolu sahada göremiyordu. Diğer taraftan Şampiyonlar Ligi'nde futbol mükemmel değildi ama sonuçlar grupta Madrid'i liderlik koltuğuna oturtmuştu. Espanyol karşısında alınan 3-0'lık galibiyetin ardından Levante deplasmanında golsüz kalan Mourinho'nun takımı şu mesajı çok net veriyordu artık: Kazanamasak ta kaybetmiyoruz ve zor gol yiyoruz. Zaten Mourinho'nun çalıştırdığı takımlar hep az gol yer. Hele kendi evlerinde çok zordur gol atmak. Real Madrid'de de bu kural devreye girmişti. Santiago Bernabeu'da ligin dibinde yer alan Deportivo karşısında alınan 6-1'lik galibiyet Jose seslerini arttırmaya yetti. Madrid medyası bu tür skorları seviyor malum. Ama Mourinho ligin dibindeki takıma atılan altı golden çok yenilen gole kafayı takıyordu. MAlaga deplasmanında bu sefer filelere 4 gol yollayan Madrid, az gol yediği gibi çok gol atacağı mesajını da vermeye başlamıştı. Kaka'nın ağır sakatlığında onun sorumluluğunu üstlenen Mesut Özil'in La Liga'ya ısınması hücumdaki gelişimin en önemli etkenlerinden biriydi. Lige istediği gibi başlayamayan Ronaldo ve Higuain'de form tutmaya başlamışlardı bile. Tabi bu üçlüye Di Maria, Khedira ve Alonso'yu ekleyince sahadaki takım yavaş yavaş Mourinho'nun takımı olmaya başlamıştı. Artık lider Real Madrid'ti. Hemde 16 gol atıp, sadece 3 gol yiyerek. Mourinho'nun takımı Şampiyonlar Ligi'nde de üçte üç yaparak 9 puanla lider durumda. Altındaki takımlarda malum Milan, Ajax ve Auxerre.

Toparlamak gerekirse Jose Mourinho'nun gelişi Real Madrid için, bir sezon önce 300 milyon avro harcayan Madrid için büyük bir değişim. Takımın başında Mourinho'nun olması tüm futbolculara şu mesajı veremeye yetiyor: Sizin yaşınız kadar benim kupam var! Bir benzerini de ezeli rakip Barcelona yapmıştı. Pep Guardiola takımın başına gelince yıldızlar topluluğuna şu mesaj verildi: Siz yokken ben vardım!

Mourinho'yu beğenen kadar beğenmeyen de var tabi. Ama beğenmeyenler saha içinde yaptıklarında çok saha dışı söylemlerinden dolayı sevmez bu adamı. Ama futbol sahada oynanıyor ve yedek kulübesinde bu adam oturuyorsa karşı takım çok ama çok dikkatli olmalıdır.

0 yorum: