2012'ye gidebilmek için çok da zor bir gruba düştük diyemezdik aslında. İkinci kavanozdan kuralara katıldığımızı düşünürsek, birinci kavanozdan her durumda bizden daha iyi bir takım gelecekti zaten. Formda bir Almanya tercihimiz olmasa da, en azından deplasmanda taraftar konusunda sıkıntı yaşamayacak olmamız avantaj olarak sayılabilirdi. Bizim altımızdan gruplara dahil olan takımlardan ise en göze batan ekip ise Belçika'ydı. Yeni jenerasyonu ile patlama yapması beklenen Belçika, kağıt üzerinde bizden iyi takım değildi. Ancak, ikincilik konusunda bizi tahminlerden daha fazla zorladılar ve son maça kadar iddialarını korudular. fakat, Almanya'nın da yardımı ile gruptan ikinci olarak çıkıp, 2012 yolunda play-off oynama hakkı kazandık. Grup performansımız üzerine söylenecek çok şey var ama ben daha çok Hırvatistan ile oynadığımız maça değinmekte fayda görüyorum. Zira, bu maç, tüm ön eleme döneminin "acı ama gerçek" bir özetiydi aslında.
Başlıktaki mucizeyi açıklamak için önce 2008 Avrupa Şampiyonası'na dönmek istiyorum. Hırvatistan ile oynadığımız ve penaltılarla yarı finale kaldığımız maçın tek bir tanımı vardı: Mucize! Uzatmalarda yediğimiz gole, yine uzatmaların son saniyelerinde karşılık verdiğimizde, penaltılarda Hırvatlar'ı geçeceğimize inanmıştık. Beklenen de olmuştu ve futbol tarihinin kolay kolay unutamayacağı bir mucizeye imza atmıştık. Benim o maçta dikkatimi çeken iki adam vardı. Biri o dönem milli takımı çalıştıran Fatih terim ve Hırvatistan teknik direktörü Slaven Bilic. Bu iki adam 120 dakika ve penaltılar boyunca hiç oturmadılar. Sürekli saha kenarından takımlarını yönettiler. Onlarla sevinip, onlarla üzüldüler. Gazla çalıştığı iddia edilen milli takımıza o "gazı" veren Fatih Terim'in gömleğinde kuru yer kalmamıştı. Aynı Bilic gibi. O gece bir mucize gerçekleşti ise hem futbolcuların mücadelesi hem de Fatih Terim'in saha kenarındaki yönetimiyle. Mucize olmasaydı ve Hırvatistan'a o gün yenilseydik de bu gerçek değişmezdi. Futbol, sadece sahada mücadele eden futbolcularla kazanılmıyor. O maç bunun en güzel örneğiydi.
2011'e geldiğimizde rakip yine Hırvatistan'dı. Bilic yerini korurken, bizim takımımızın başında ise Hiddink vardı. Bu sefer bırakın mucizeyi, utanç vardı Türk Telekom Arena Stadı'nda. Milli takımın farklı yenilmesi değil, saha içi ve saha kenarındaki mücadeleydi utanç verici olan. Kötü oynamak ve inançsız oynamak arasındaki farkı izledik o gece. Hiddink başta olmak üzere eleştirilmeyen de adam kalmadı zaten. Yapılan yorumlar ve yazılan yazılara baktığımızda öne çıkan şey, yine günlük düşündüğümüzdü. Türk futbolunda bir sorun arıyorsak, futbolu günlük yaşadığımızı görmek çok da zor olmamalı.
Önce Emre Sonra Volkan
Hırvatistan maçında beni en çok utandıran olay, kalecimiz Volkan Demirel'in ıslıklanmasıydı. Daha önce, yine aynı statta milli takım kaptanı Emre Belözoğlu ıslıklanmıştı. Milli maçlarda insan kendi takım oyuncusunu neden ıslıklar hiçbir zaman anlamadım ve anlayamayacağım. Volkan o gece hatalı goller yemiş olabilir. Son dönemde formsuz olduğunu da düşünebilirsiniz. En çok söylenen cümle de zaten Tolga Zengin bu kadar formda iken neden Volkan Demirel ile başladığıydı.
Bunların hepsi doğru. Ancak, kadroyu sahaya sürenlerin teknik heyet olduğu gerçeğini değiştirmez bu eleştirilerin hiçbiri. Volkan'ı ıslıklamak, sadece onun değil tüm takımın moral-motivasyonunu düşürdüğünü de görebilmek lazım. Bir de bu ıslık olayını Galatasaray kulübü taraftarına mal etmeye çalışmak çok doğru değil. Aynı taraftarlar Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda olsalardı da bu olay yaşanacaktı bence.
Hiddink ve Bilic
Yağmurlu ve soğuk bir İstanbul akşamıydı. Statta yerini alanlar sıkı sıkı giyinmişlerdi. Bir kişi hariç. Takım elbisesinin üzerinde mont bile olmayan, sadece başındaki bere ile doksan dakika boyuncu hiç yerine oturmayan bu kişi Slaven Bilic'ten başkası değildi. Takımı henüz ikinci dakikada 1-0 öne geçtiğinde de ayaktaydı ve ıslanıyordu. Doksanıncı dakikada 3-0 kazandığı anda olduğu gibi. Bu detay önemsiz gelebilir ama Bilic sırılsıklam saha kenarında takımını motive ederken, Hiddink montunun verdiği sıcaklıktan olsa gerek, yedek kulübesinin direğine dayanarak geçirdi maçı. Belki hiç ıslanmamış da olabilir. Kağıt üzerinde Hiddink ve Bilic'i kıyaslamaya bile gerek yok elbette. Ama o gece ders veren Bilic ve ekibi oldu. Sıcak montlarının altında mayışan ise, Hiddink, Oğuz Çetin ve yardımcılarıydı.
Hırvatistan'a kendi evimizde 3-0 yenildiğimiz maç üzerine söylenecek daha çok şey var. Bu yazının devamını, rövanş maçının sonrasına bırakmakta fayda var. Hele bir Türkiye'nin 2012 Avrupa Şampiyonası'na gidemeyeceği resmiyet kazansın.







0 yorum:
Yorum Gönder